emre님의 프로필€_M_R_€사진블로그리스트기타 도구 도움말

블로그


    2008-02-09

    ÖLÜMSÜZ AŞKK

    Genç kız yine acılar içinde odasında yatıyordu. Henuz hayatının baharında ölümle yüz yüzeydi. Babası onu kurtarmak için gazetelere ilan vermiş, para teklif etmişti. Ama onun kalbinin teklemesi değil, kalbinin içindeki sızı ilgilendiriyordu. Sevdiği aklına geldi bir damla yaş daha döküldü gözlerinden. Ayrıldıklarından beri tam beş çile dolu yıl geçmişti. Aslında sevgilerinin arasına o kahrolası para girmişti. Hatırlıyorduda sevdiği ona birkeresinde:
    - Ben zengin değilim belki ama seni seven bir kalbim var. Sana sadece onu verebilirim, demişti.

    Zaten sevgiye muhtaç birisi başka ne isteyebilirdiki. Kendisini sevmesi yeterdi.O en çok Saçlarının dökülmesine üzülüyordu. Çünkü sevdiği öpmüş koklamıştı saçlarını. Her dökülen saç yüreğine bir hançer olup saplanıyordu. Şimdi tek isteği sevdiğinin son anlarında yanında olmasıydı. Ne olurdu onu birkez daha görebilse, onu birkez daha koklayabilse.Bu düşünceler arasında uykuya daldı.

    Babası heyecanlı bir şekilde kızının odasına girdi. " Müjde kızım,kalp bulundu " dediğinde kızının bir peri güzellliğinde, sevdiğinin özleminden ıslanmış yüzüne baktı ve çıktı odadan...

    Genç kız, bir hafta sonra kendine geldiğinde sanki başka bir dünyadaydı. İçinde acaip bir his vardı. Sanki bu dünya ona çok farklı gelmişti. Aklına yine sevdiği geldi. Kalbi eskisinden daha hızlı atmaya başladı. Kalbi değişmişti ama sevdiğini eskisinden daha çok sever olmuştu.

    Bir gece ansızın uyandı uykusundan kalbi çok hızlı atıyordu. Bu durum sürekli böyle devam etti.Doktora gitti, durumunu anlattı. doktor:
    - Bir aya kalmaz geçer, demişti.
    Ama aradan aylar geçmesine rağmen durum aynıydı.

    Birgün bahçeye çıktı Çiçekleri seviyordu. Kırmızı güllerin yanına gitti. Kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. En çok kırmızı gülleri severdi. Çünkü sevdiği ona benzediğini söylerdi hep. Birden kapı çaldı. Kapıyı açtı kimse yoktu. Yere baktı bir mektup vardı ve onaydı. Mektubu açtı ve kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. Bu onun kokusuydu. Koltuğuna zarzor oturabildi. Zarfın içinden mektubu titreyen ellerle çıkardı ve okumaya başladı :
    " Sevdiğim, bugün sevdamızın altıncı yılı. Seni hep sevdim. Seninle ayrılmak zorunda kaldığımızdan beri, bir kalbe iki sevginin sığmayacağını bildiğimden ne birini sevdim ne de evlendim. Her günüm çile ve azapla geçti. Hergün sana şiirler yazdım, hergün şiirlerimi okudum ve hergün ağladım. Tam beş yıl boyunca hergün yazdım, okudum, ağladım. Birgün önüme bir fırsat çıktı. Bu fırsatı reddedip kendime daha fazla haksızlık edemezdim. Belki seni unuturum diye senden çok uzaklara gittim. Ama şimdi seni daha çok özlüyorum. Her gece yanına geliyorum o masum yüzünü okşuyor yanaklarına öpücükler konduruyorum, sen uyanıyorsun benim geldiğimi anladığını sanıyorum ama sen o tatlı uykuna geri dönüyorsun. Sevdiğim hep ben geldim senin yanına artık sen gel olurmu. Kırmızı güllerimize iyi bak. Ve artık unutma içinde seni senden daha çok seven bir kalbin var artık. Ona iyi bak olurmu. Kırmızı güllere ve kalbimize iyi bak. Seni yanıma gelene kadar bekleyeceğim sevdiğim Hoşçakal..."


    2008-02-05

    5 DERS (OKUMANIZI TERCİH EDERİM)

    Birinci Ders:

    Okuldaki ikinci ayımda, hocamız test sorularını dağıttı. Ben okulun en iyi
    ögrencilerinden biriydim. Son soruya kadar soluk almadan geldim ve orada
    çakıldım kaldım. Son soru söyleydi :
    "Hergün okulu temizleyen hademe kadının ilk adı nedır ?"
    Bu her halde bir çeşit şaka olmalıydı. Kadını, yerleri sılerken, hemen
    hergün görüyordum. Uzun boylu, siyah saçlı bir kadındı. 50'lerinde falan
    olmalıydı. Ama adını nerden bilecektim ki ! Son soruyu yanıtsız bırakıp
    kağıdı teslim ettim. Süre biterken bir öğrenci, son sorunun test sonuclarına
    dahil olup olmadığını sordu.
    "Tabii, dahil" dedi, Hocamız...
    "İş yaşamınız boyunca insanlarla karşılaşacaksınız. Hepsi birbirinden farklı
    insanlar. Ama hepsi sizin ilginiz ve dikkatinizi hak eden insanlar bunlar.
    Onlara sadece gülümsemeniz ve 'Merhaba' demeniz gerekse bile..."
    Bu dersi hayatım boyunca unutmadım. Hademenin adını da...
    Dorothy idi.


    İkinci Ders :

    Bir gece vakit gece-yarısına doğru Alabama Otoyolunun kenarında duran
    bir zenci kadın gördüm. Bardaktan boşanırca yağan yağmura rağmen,
    bozulan arabasının dışında duruyor ve dikkati çekmeye çalışıyordu. geçen her
    arabaya el sallıyordu. Yanında durdum. 60'lı yıllarda bir beyazın bir
    zenciye, hem de Alabama'da, yardıma kalkışması pek olağan şeylerden
    değildi. Onu kente kadar götürdüm. Bir taksi durağına bıraktım. Ayrılırken
    ille de adresimi istedi, verdim. Bir hafta sonra, kapım çalındı. Muazzam
    bir konsol televizyon
    indiriyordu adamlar. Bir de not ekliydi, armağanda...
    "Geçen gece otoyolda bana yardımınıza teşekkür ederim. O korkunç yağmur
    sadece elbiselerimi değil, ruhumu da sırılsıklam etmişti. Kendime güvenimi
    yitirmek üzereydim, siz çıka geldiniz. Sizin sayenizde ölmekte olan kocamın
    yatağının baş ucuna zamanında ulaşmayı başardım. Biraz sonra son nefesini
    verdi. Tanrı bana yardım eden sizi ve başkalarına karşılık beklemeksizin
    yardım eden herkesi kutsasın...
    En İyi Dileklerimle,
    Bayan Nat King Cole."



    Üçüncü Ders :

    Size Hizmet Edenleri Hep Hatırlayın...

    Bir pastanın üç otuz paraya satıldığı günlerde 10 yaşında bir çocuk
    pastaneye girdi. Garson kız hemen koştu... Çocuk sordu:
    "Çikolatalı pasta kaç para ?"
    "50 Cent."

    Çocuk cebinden çıkardığı bozukları saydı. Bir daha sordu:
    "Peki, Dondurma Ne Kadar ?"
    "35 Cent." dedi garson kız, sabırsızlıkla. Dükkanda yığınla müşteri vardı ve
    kız hepsine tek başına koşuşturuyordu. Bu çocukla daha ne kadar vakit
    geçirebilirdi ki...
    Çocuk parasını bir daha saydı ve
    "Bir dondurma alabilir miyim, lütfen ?" dedi.
    Kız dondurmayı getirdi. Fişi tabağın kenarına koydu ve
    öteki masaya koştu. Çocuk dondurmasını bitirdi. Fişi kasaya ödedi. Garson
    kız
    masayı temizlemek üzere geldiğinde, gözleri doldu, birden. Masayı sanki akan
    gözyaşları temizleyecekti. Boş dondurma tabağının yanında çocuğun bıraktığı
    15 Cent'lik bahşiş duruyordu..


    Dördüncü Ders :

    Yolumuzdaki Engeller...

    Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya
    koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuştu. Bakalım neler olacak diye
    gözlüyor... Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları, saray
    görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene kadar. Hepsi kayanın
    etrafından dolasıp saraya girdiler. Pek çogu kralı yüksek sesle eleştirdi.
    Halkından bu kadar vergi alıyor, ama yolları temiz tutamıyordu.
    Sonunda bir köylü çıkageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu. Sırtındaki
    küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı ve ıkına sıkına itmeye
    başladı. Kan ter içinde kaldı ama, sonunda, kayayı da yolun kenarına çekti.
    Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir
    kesenin durduğunu gördü.
    Açtı... Kese altın doluydu. Bir de kralın notu vardı içinde...
    "Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir." diyordu kral.
    Köylü, bügün dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir ders almıştı.
    "Her engel, yaşam koşullarınızı daha iyileştirecek bir fırsattır."


    Beşinci Ders :

    Önemli Olan Vermektir..

    Yıllar önce hastanede çalışırken, ağır hasta bir kız getirdiler. Tek yaşam
    şansı, beş yaşındaki kardeşinden acil kan nakli idi. Küçük oğlan aynı
    hastalıktan mucizevi bir şekilde kurtulmuş ve kanında o hastalığın
    mikroplarını yok eden antikorlar oluşmuştu. Doktor durumu beş yaşındaki
    oğlana anlattı ve ablasına kan verip vermeyeceğini sordu. Küçük çocuk bir an
    duraksadı. Sonra derin bir nefes aldı ve
    "Eğer kurtulacaksa, veririm kanımı" dedi.
    Kan nakli yapılırken, ablasının gözlerinin içcine bakıyor ve gülümsüyordu.
    Kızın yanaklarına yeniden renk gelmeye başlamıştı, ama küçük çocuğun yüzü de
    giderek soluyordu...
    Gülümsemesi de yok oldu. Titreyen bir sesle doktora sordu :
    "Hemen mi öleceğim ?"
    Ufaklık, doktoru yanlış anlamıştı, ablasına vücudundaki
    bütün kanı verip, öleceğini düşünüyordu.




    Gönderenin Notu :

    İçinizden gelmiyorsa, bu e-postayı 5-10 veya daha fazla kişiye göndermeyin.
    Hiç kimseye göndermezseniz de bir şey olmaz zaten. Eğer burada anlatılanlar
    sizi hiç bir şekilde etkilemediyse zaten içinizdeki bazı duyguları
    kaybetmişsiniz demektir.